7 Ekim 2009 Çarşamba

SEVİN OKAY(YOU'll NEVER WALK ALONE)


Bir fırtınadan geçerken,’ diyor şarkı. “Başını dik tut ve karanlıktan korkma. Fırtınanın sonunda altın bir gökyüzü var ve bir çalıkuşunun tatlı gümüş şakıması.” Sonra da devam ediyor: “Rüzgârda yürümeye devam et, Yağmurda da yola devam. Hayallerin savrulup yıkılsa da yürümeye devam, devam, kalbinde umutla. Ve asla yalnız yürümeyeceksin, asla yalnız yürümeyeceksin.”
Bu meşhur şarkı, Rodgers ve Hammerstein’in 1945 tarihli müzikali ‘Carousel’den. Pek çok şarkıcı tarafından icra edilmiş. Söyleyenlerin arasında Nina Simone, Johnny Cash, Gordon MacRae, Frank Sinatra, Judy Garland, Doris Day ve Mario Lanza da vardır ama, en popüleri Elvis Presley’inkidir.
Ne var ki, bizim için bu şarkı doğrudan doğruya, Liverpool takımı taraftarları demektir. Antrenmanda hep bir ağızdan söylerler. Uluslararası maçlarda, ‘God Save the Queen’den önce kendi marşlarını söyledikleri rivayet olunur. Bir kulübün taraftarlarının dile getireceği en iyi dilekleri dile getiren, takımlarına karşı sevgilerini gösteren bir marştır. Ayrıca bir vaatte de bulunurlar. Takımlarına “Asla yalnız yürümeyeceksin” derler. Ligde elendikleri, kupalarda yenildikleri maçların arkasından da bunu söylerler. Dinleyenleri yabancıları bile duygulandırırlar.
Takımları yenilse de, deplasmanlara gitmek kafadan bir kâbus olsa da, hatta küme de düşseler, onları yalnız bırakmayan taraftarlar vardır. Taraftarlık budur zaten, “taraf” olmak demektir. O taraftansındır, ne olursa olsun, orada kalırsın. Başka takım iyi oynadı diye takımını değiştirmezsin, kendi takımın kötü oynadı diye ona hakaret etmez, hatta daha da ileri gitmezsin. Artık birinci lig dediğimiz ikinci küme takımlarının taraftarlarına bakın. Takımlarını yalnız bırakmıyorlar. Liverpool örneğinden devam edersek, İngiliz takımlarına bakın: Nottingham Forest, Leeds, Queen Park Rangers, West Bromwich Albion, Fulham’ın taraftarları, has taraftarlardır. İçlerinde, küme düşmesi kesinleşen takımlarının son maçına elli bin kişi ile gelip alkışlayarak uğurlayanı da görülmüştür. Taraftar budur çünkü.
Taraftar, hooligan demek değildir. Gene İngiltere’de bu ayrımı yapabilmek için hakiki taraftarlar, kulüp yönetimleri ve idari yönetimler ile polis, çok çaba harcadı. Eskiye göre çok daha iyi durumdalar. İngiltere diyorum, çünkü hooliganlık sorununun ortaya çıktığı da, kendini en fazla hissettirdiği ülke de onlardı. Dolayısıyla, çözüm bulma yolunda ilk ciddi adımı da onlar attı. O sıralarda hatırlıyorum, Leeds üniversitesi başta olmak üzere, üniversiteler “hooligan” araştırmaları yapmıştı. Taraftar dernekleri, takımlarının maçını rahat rahat izleyebilme hakkı için harekete geçmişlerdi. Nicholas Hornby’nin kitabı ‘The Fever Pitch’te hikâyesini anlattığı kişi de böyle bir taraftardır. Yenileceğini bile bile, takımını her yerde izler. Donar, ıslanır, yorulur, ama yılmaz. Filme aldırmayın, orada aşk unsurunun biraz altını çizmişlerdi.
Şarkıya gelince, bizim de güzel şarkılarımız vardır aslında: “Yenilsen de, yensen de / Taraftarın seninle / Üzüntünde, sevincinde / Seninle birlikte.”
Doğdum doğalı Beşiktaş taraftarıyım, başka türlüsü olmaz zaten, malum. İnsan Beşiktaşlı olmaz, Beşiktaşlı doğar. Küme düşmesine ramak kalan yılları hatırlarım, alt sıralarda dolaştıkları yılları... Sonra, şampiyonluğu kıl payıyla aldıkları yılları. Kötü oynadıkları, kötü yönetildikleri, hocalarının başarısız olduğu pek çok yılı... Aklımdaki en sert protesto, taraftarların takım sahaya çıkınca sırtlarını dönmeleridir.
Bence tek tek herkesin ‘Beşiktaşlı’ olduğunu yeniden hatırlamasında fayda var. Artık olur olmaz kullanılan ‘Beşiktaşlı duruşu’nun aslında ne olduğunu da.
Çünkü “beraber yürüdük biz bu yollarda”.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder